30 Nisan 2017 Pazar

DEEP NOT


Eski arkadaşlarım biliyorlar ama yeni arkadaşlarım bilmiyorlar neler yazdığımı blogda. Yeni blog açanlar var veya yeni açmasa da benim yeni tanıdıklarım var. Blogumda ne tarz yazılar yazdığımı belirtmek istedim. Arada yapıyorum bunu yeni arkadaşlarımız için.

Blog yazılarım birkaç grupta toplanıyor:

-Birinci grup yazılarım, insan, yaşam, aşk, gelişim, sanat üzerine yazılar veya denemeler. Kültür, resim, sinema, müzik yazıları veya. Deneme veya makale türü yazılar bunlar.

-İkinci grup yazılarım, kitaplar, filmler, müzikler, tiyatrolar, sergiler, müzeler, dergiler, diziler ve buna benzer konularda tanıtım, eleştiri yazıları.

-Üçüncü grup yazılarım, mutfak yazıları. Tarifler. İlginç bulduğum yemeklerin, tatlıların tarifleri.

-Dördüncü grup yazılarım, blog üzerine yazılar. Blogçuları tanıttığım yazılar, örneğin, bunu yıllardır yazıyorum. Mimler, duyurular, blog aktiviteleri, site duyuruları, çekilişler gibi. Blog arkadaşlarımızı kaynaştıran yazılar.

-Beşinci grup yazılarım ise, şiirler ve öyküler. Şiir arada bir gelince yazıyorum. O her zaman gelmiyor. Öyküler ise iki grup. İlki, serbest öyküler. Yani belirli bir kahramanı olmayan, gündelik yaşamdan kesitler sunan öyküler. Genelde, yolda metroda kafedeki izlenimlerden yazdığım. İkincisi ise, kurgu kahramanı olan öyküler. Daha önce, Simay, Çağla, Gece, Lena, Model, Lena, Derin, Asmira, Kübo gibi çeşitli kahramanlarım oldu. 2017'de ise şimdilik iki kahramanım var, Nurnina ve Kavas Hüdai.

Hepimize güneşli ve neşeli günler dilerim.

(Foto: Günesürgün adlı kitabımla çekilmiş bir foto. Ayraç olarak kullanılan bir sonbahar yaprağı ve içinde Yeşilçam olan bir dergi. Özellikle sağ altta çok sevdiğim Vesikalı Yarim adlı film var. Fotoyu çeken, sevgili biricik arkadaşımız Jysra Reçani.)

OTİSABİ AŞK BENİM



Otisabi 8

Yılmaz Aslantürk

Otisabi’nin şimdilik son kitabı piyasaya çıkan. Yaklaşık olarak bir iki yılda bir yeni cildi çıkıyor. Otisabi okumak her zaman büyük bir keyif kadınlar için de erkekler için de. Çoğumuz, Uykusuz’u alınca önce arka sayfada Otisabi’nin son macerasını okuruz.

Artık bir klasik mizah yazınımızda. Yılmaz Aslantürk’ün bu çapkın kahramanı uzun yıllardır bizimle. Otisabi, eski arabası ve eski pardesüsüyle çoğunlukla İstiklal ve Cihangir çevresinde gezen, iş dışı saatlerini kadın tavlamakla geçiren yakışıklı bir erkek.

İşi gücü kadınları ele geçirmek olan Otisabi kadınları iyi tanır ve her kadına bir formülü vardır. Kadınlar da onun amacını iyi bilseler de anlasalar da onun tuzağına düşerler çünkü hep onların duymak istediklerini yapar. Kızsalar da severler.

Sekizinci ciltte de gönül serüvenleri devam ediyor. Aşk ve evlilikten uzak duran Otisabi gününü gün etme peşinde halen ve aslında bütün erkeklerin hayalini kurduklarını yapıyor. Yani erkekler ne kadar saklasalar da onun gibi yaşamak isterler. Kadınlar da bu tür bir erkekle eğlenip gezmek isterler.

Otisabi günümüz kadın erkek ilişkileri üzerine eğlenceli, komik, zeki bir başvuru kitabı gibi. Ancak, içeriği nedeniyle herkese göre değil. Çünkü, cinsellik ağırlıklı. Rahatsız edici bulanlar da olabilir. İstanbul’da çalışan ve rahat yaşayan bir kesimi anlatıyor.

Not:3/4

29 Nisan 2017 Cumartesi

DANK


Sinem Sal

April Yayıncılık

Dank, yeni dönem şairlerimizden ve dergilerde yazan Sal’ın ilk öykü kitabı.

Kadıköy’de yaşıyor Sal. Birçok yeni sanatçımız gibi. Kadıköy artık iyice bir sanat merkezi haline geldi. Havasından mı suyundan mı bilinmez ama tüm yeni yazarlar, müzisyenler veya İstanbul kültür dünyasının yenileri hep bu semtten çıkıyor. Kadıköy sokakları ve yaşamı ilham verici.

Öykü kitabında iki bölümde onüç öykü var. İlk bölüme Yiv, ikinci bölüme Set adını takmış. İlk bölümde sekiz, ikinci bölümde beş öykü var. İlk bölümdekiler daha çok tek tek insanlarla ilgili öyküler, ikinci bölümse daha toplumsal öyküler. Tüm öyküler de bizden, içimizden, gündelik yaşantımıza dair.

Kahramanlar genelde sıkıntılı, problemli, biraz da kayıp gibiler. Hayatı anlamlandırmaya çalışıyorlar. Kahramanların çoğu bir şekilde ölümle karşı karşıya geliyor. Kendileri veya çevrelerindeki insanlarla ilgili kayıplarla.

Sakin giden öykülerde gerçekle hayal karışıyor biraz, hatta bilimkurgusal, fantastik yönler de var. Öyküler sanki klasikle modernin karışımı gibi. Ancak, yazarın öyküleri şiirlerine oranla daha etkileyici, daha anlaşılır. Umarız Sal, öykü yazmaya devam eder.

Son dönem kitaplar arasında iyi öykü kitaplarından biri Dank.

Not:3/4

KAYIP KUŞAK


Elizabeth Hand

Altıkırkbeş Yayınları

Altıkırkbeş Yayınları her zaman ilginç ve kendine özgü kitaplar yayınlayan bir yayınevi.

Kayıp Kuşak da eğlenceli ve ilginç bir roman. Kendi kendine bir tür gibi. Amerikan popüler kültür tarihinin birçok örneği var içinde. Sanat, müzik, fotoğrafçılık, sinema gibi.

Romanın kahramanı Cass Neary adlı bir fotoğrafçı. Gençliğinde tuhaf fotolarıyla bir çıkış yapar ama bir daha uzun yıllar foto çekemez. 1970’lerde bir punk’çı kızdır. Pek de hayata bağlı değildir. Zararlı madde alışkanlıkları da vardır. Yaşadığı dönemden dolayı.

Çok uzun yıllar sonra işsiz güçsüz dolanırken bir iş alır ve kendisi gibi ünlü bir eski fotoğrafçı ile röportaj yapması istenir.  Bunun için küçük bir liman kasabasına gider. Kendisi bir kayıp kuşaktır, kaybolmuştur. Cass, kasabada birbirinden ilginç kişiliklerle tanışır.

Roman, kahramanın hayatı üzerinden giderken yön değiştirir. Kasabada insanlar kaybolmaktadır. Cass de durup dururken hiç istemeden olayların içinde bulur kendini. Eğlenceli ve sakin kitap birden bir gizem kazanır.

Renkli ve değişik bir tarz. Keyifli bir okuma.

Not:3/4

27 Nisan 2017 Perşembe

KİREMİTÇİ


Vakti zamanında Manisa’nın Turgutlu ilçesinde bir kiremitçi amca yaşarmış. Kiremit fabrikası varmış. Yörenin en iyi kiremitini o yaparmış.

Bir gün Almanya’dan işadamları gelmiş ilçeye. Kendi ülkelerinde kiremit fabrikası açacaklarmış. Sormuş soruşturmuşlar bizim kiremitçi amcayı öğrenmişler. Yanına gitmişler ve ona Almanya’ya gelmesini teklif etmişler. Amca da fabrikamı bırakamam demiş.

Almanlar, ona fabrikadan ayda kazandığının üç katını teklif etmişler aylık olarak. Ayrıca, ev, araba ve mutfak ihtiyaçlarını da karşılarız demişler. Amcayı sonunda ikna etmişler. Fabrikasını kapatmamış ve gitmiş Almanya’ya.

Fabrika kurulmuş ve amca ile beş yıllık sözleşme yapmışlar. Amca üretimin başına geçmiş ve yine o kusursuz kiremitlerini üretmeye başlamış. Amca çok sigara içermiş. Her ay Türkiye’den bir zamanlar ünlü olan Bafra sigarasından otuz kırk kutu getirtirmiş.

Beş yıl boyunca çalışmış amca. Bu süre içinde Almanlar da ondan öğrenmeye çalışmışlar işin sırrını. Amcanın yanına birkaç eleman vermişler, kamera da varmış fabrikada zaten. Beş yılın bitmesine birkaç ay kala fabrikanın sahibi bizim amcayı yanına çağırmış.

Beş yılınız doluyor demiş. Artık ülkenize dönebilirsiniz. Size yüklü bir tazminat da vereceğiz. Amca, tamam giderim sağolun ama bir daha çağırırsanız beş kat ücret isterim demiş. Gitmiş amca evine, fabrikasını yine açmış. Aradan bir iki ay geçmiş. Almanlar amcanın yaptığı kiremitin aynısını yapamamışlar. Yine gelmişler Türkiye’ye, amcaya.

Beş kat maaşla, özürlerle, tekliflerle yine götürmüşler Almanya’ya. Amca yine başlamış üretmeye. Almanlar demişler, biz senin sırrını çözemedik. Amca demiş, söylersem sır olmaz. Almanlar demiş, tamam sen artık hep burda kalacaksın, bizdensin, zaten seni bırakmayız, sırrını söyle ama lütfen. Amca demiş, bakın ben kiremitlerin başındayken hep sigara içiyorum ya, o sigara bitip de dilim yandığında bırakıyorum yapmayı, tam o anda bırakıyorum, kiremit tam olmuş oluyor.

25 Nisan 2017 Salı

DEDEM VE MONA LİZA


Dedemin dedesinin babası Rodos’taymış. Evleri, arazileri varmış. Sonra mübadele olmuş ve Datça’ya gelmişler. Orda da sahilde almış yerler, araziler, evler.

Dedemin dedesi çok severmiş Datça’yı. Suyunu, havasını. Sonra işte dedem geliyor arkalarından. Dedem bir ara askere gitmiş. Van’da. Orda alışmış Van kahvaltısı denen şeye. En zengin kahvaltı der hep. Her şey olurmuş içinde. Peynirler, kuru erik kızartması gibi. Evde de bu geleneği sürdürür.

Dedem birkaç dil bilir. Gençliğinde Florida’ya gitmiş. Önce Daytona plajında iş bulmuş. Daytona plajı daha çok orta hallilerin, yoksulların plajıymış. Daha sonra Miami’ye geçmiş. Orası zenginlerin yeri. Birkaç dil bilir kendisi. Hem Frankofondur hem de Anglofon. Fransızca ve İngilizce bilir işte.

Datça’ya dedemlere tatile gittiğimizde kuzenler yeğenler doluşuruz. En çok ayna önü kavgaları olur. Ayna önünde bakım için yer kapmaca. Dedem bize ranzalar yaptırdı. Yeğenlerden biri uyurgezerdir. Gece kalkar birimizin yatağına girer, biz ilk anda çok korkarız ama.

Dedem resim sever, resim yapar, röprodüksiyonlar alır. Evde her yerde onun çerçevelettiği resimler vardır. Mat cam sever. Yağlıboya resimler yapar. Suluboyayı daha çok sever ama. O daha zor der. Herkes ondan resim ister. Bana da yap bana da yap der.

Bize Mona Liza’nın hikayesini anlatır. Kendi versiyonunu tabii. Mona Lisa, resmi yapıldığında çok zengindi der. Yıllar geçince hiçbir akrabası kalmamış, yalnız yaşamış yaşlılığında. Parasız kalmış. Babadan kalma evinde yaşarmış ama karnını zor doyururmuş. Kendi resminin yer aldığı galeriye gidermiş hep. Kimseye kendisinin Mona Liza olduğunu söylemezmiş ama. İhtiyar bir kadın gelip hep bu resme bakar derlermiş. Saatlerce kendini seyredermiş.

(Foto, Daytona Plajı)

23 Nisan 2017 Pazar

MARUNİKİ



Malzemeler:

1 su bardağı un
1 su bardağı süt
1 tatlı kaşığı tuz
1 çay kaşığı şeker
1 paket kabartma tozu

Yapılışı:
Bunları karıştırıyoruz. Tavaya az bir şey tereyağı koyuyoruz. Yağ eriyince kepçeyle döküyoruz bu karışımı. Omlet gibi. Biraz pişince tersini çevireceğiz. Sonra iki tarafı da pişince tabağa koyuyoruz.

Bir sonraki kepçelerde tavaya yağ koymasak da olur. Ama tabağa koyduklarımıza biraz tereyağı sürebiliriz. Erir o da. Çok yağlı istemiyorsak sürmeyiz ama o zaman da kuru olabilir.

Bu ölçüler ortalama ölçüler. Hani derler ya göz kararı, el kararı. Kıvam tutmazsa biraz süt ya da un ekleyebilirsiniz. Bir de mayalı olanı var ama onu yapmak daha zor.


Not:Hepimizin çocuk bayramı ve kandili kutlu olsun.

22 Nisan 2017 Cumartesi

ÇAKIR ZAMANLAR



Nilüfer Açıkalın

Sıcak Nal Yayınları

Nilüfer Açıkalın tiyatro, sinema, televizyon dünyasında tanınan bir sanatçı olmasının yanında müzisyendir aynı zamanda ancak bunlardan daha önemlisi edebiyatımızda kendine özgü öyküleriyle tanınan bir yazardır.

Ondan fazla kitabı olan yazarın yazı dili edebi ve şiirsel. Çok da hüzünlü. Bütün öykülerinde derin bir hüzün ve melankoli var. Yani tarzı hüzünlü ancak tam da edebiyata yakışır bir anlatımı var. Romanları da olan yazarın öykücülüğü daha önde.

Çakır Zamanlar’da yirmiye yakın öyküsü var. Şemsiyecik adlı yalnız bir plaj şemsiyesinin öyküsü çok duyarlı. Öykülerde genelde kahramanlar kaybolmuş gibi hayatta, kimselerle de anlaşamıyorlar gibi, iletişim kuramıyorlar bir türlü. Hayatları yolunda gitmeyen kafası karışık kişiler hepsi.

Çakır Zamanlar’da iyi öyküler var. Çok da kolay okunan öyküler değiller ancak iyiler.

Edebiyat sevenlerin seveceği, sevmeyenlerin ise sıkılacağı metinler. Popüler dille yazılmadığı için.

Not:3/4

21 Nisan 2017 Cuma

ANNE MUHALLEBİSİ


1 litre süt
3.5 yemek kaşığı buğday nişastası
1-1.5 su bardağı şeker
1 yumurta sarısı
1 paket vanilin
1 yemek kaşığı tereyağı

Bir litre sütü ısıtıyoruz. Bu sütten bir çay bardağı sütü alıp ayırıyoruz ve içinde nişastayı eritiyoruz bir kapta.

Sütü şekerle kaynatıyoruz. Yağı ilave ediyoruz.

Yumurta sarısını da yine sütten bir çay bardağı alıp sütün içinde çırpıyoruz bir kapta.

Sonra nişastayı ve yumurta sarısını sütün içine ilave ediyoruz.

En son vanilini ekliyoruz.

Kısık ateşte kaynatıyoruz, pişiriyoruz, kıvama gelene dek, göz göz olana dek, sürekli karıştırıyoruz.

Bu malzemeden yaklaşık altı kase çıkıyor.


19 Nisan 2017 Çarşamba

YAŞ ON


Yolda çok tatlı minik sarışın bir kıza rastladım. Pek şirindi. Annesi ile alışveriş yapıyorlardı.

Bana yaşımı sordu. Kaç yaşındasın dedi.

Çocuklar parmakla gösterince anlıyorlar ya. İki kere iki elimi iki on olarak yanyana dizdim parmaklarımı.  İki kere açtım ellerimi. Yani yirmi.

Bir kıkırdamaya başladı. Hem de nasıl gülüyor.

Ne oldu dedim yaa, çok mu yaşlıyım dedim.

Hiç öyle yaş olur mu dedi bak yaş böyle olur diye parmaklarımı açtı, üç dört beş altı diye ona kadar böyle gösterdi her parmağımı. Onun kafasına göre ondan büyük yaş yokmuş, insan yaşı ondan büyük değilmiş. İki tane on olmazmış.

Haklısın dedim, kafasını karıştırmak istemedim. Ama haklıydı da zaten. İnsanın içi ondan büyük değil ki. Beş ile on arasında değişiyor yaşlarımız ama büyümüş gibi rol kesiyoruz.

O söyledikleri o gülüşü hiç aklımdan çıkmıyor. Büyümüş de küçülmüş. Bana ders verdi.

18 Nisan 2017 Salı

TRAMVAY


Tramvayda otobüste metroda metrobüste dolmuşta oturmam hiç. Ayakta daha rahat oluyor. Vapurda ise dışarıda olmayınca oturmak daha uygun içeride.

Metroda tramvayda çok inen binen oluyor her durakta. Boş yer oldumu da oturmam. Nasıl olsa bir sonraki durakta birçok insan geliyor yine. Böyle bir kere bir yere sıkıştım kapıya yakın. Son üç yerde üç kız öğrenci oturmuş, onları da hep görürüm bu tramvayda, okula gidip geliyorlar.

Ama ayakta duran yaşlı insanlar var. Erkek öğrencilerden birkaçı sayıp sövdü o kızlara, ikinci durakta.  Kızlardan ortada oturanı köpürdü. Hadi dedi oğlana, gücün yetiyorsa beni yaka paça dışarı at. Karşılıklı atıştılar, üç durak böyle devam etti. Çocuk şehadet çekip duruyor. Kız saçını bir tarafa atıyor, gözlüğünü çıkarıyor, tekrar takıyor. Telefonda konuştu.  Kulaklıkları bir takıp bir doladı ellerine çok kızgın.

Sonra bir durak daha geldik. Teyzenin biri bindi tramvaya.  Kızın arkadaşlarından biri utandı kalktı yer verdi. Diğer kız hala söyleniyor. Teyze de, kızım derdin ne söyle bana derdini söylemeyen derman bulamaz dedi. Bak ben sana dertlerimi anlatsam karşıdaki dağlar yıkılır dedi.

Kız da yanlış olduğunu biliyor ya bir şey demedi sadece şu salaklardan biri sinirlerimi bozdu dedi. Teyze de sizinki de bir şey mi ben öyle terbiyesizler göruyorum ki dedi burda. Yaşlılara saygısızlık mı dersin yer vermemek mi dersin tramvay içinde kabaca konuşmalar müzik dinlemeler mi dersin, kimseyi umursamıyorum havasında takılan öyle gençler var ki dedi.

Yani kızın yaptıklarını birebir saydı. Onu izlemiş gibi. Kız yerin dibine battı.

17 Nisan 2017 Pazartesi

KIYI


Denizin kıyısında yürüyordum. Hava biraz kapalı. Ama hayat kapalı değil tabii ki. Sadece denizin kıyısındaydım ama yaşamın da kıyısında olabilirdim. Yaşamın kıyısında olmaktansa girip ıslanmak daha iyi. Yaşamın denizine dalmak daha iyi. Kıyıda izlersin, içinde ise yaşarsın.

Denizin kıyısında hayata gülümsüyordum. Sadece hayatta olduğum için. Kapalı havaya gülümsüyordum. Açabilecek güneşe. Kapalı olsa da yine de mavi ya gök ve deniz. Gök ve deniz hep orda duruyor. Güneş gibi.

Denizin kıyısında yaşamın içinde olmak mutluluk. Geçmiş yok geçmiş geçmiş işte gitmiş. Rüya gibi geçmiş. Biz gelecekteki rüyalara bakalım. Hayat durmaz çünkü. Hep ileriye gider. Biz de hep ileriye gideriz. Denizin kıyısında bir noktacık olsak da hayat bizim için vardır.

Bir tek nokta olsak da hayatla birlikte bir bütün tek oluruz. Denizin kıyısında iken denizi merak ederiz. Hayatın renklerini. Paskalya yumurtası gibidir hayat. Çok renklidir. Güneş rengi de olur hüzün yağmuru rengi de. Hayatın renkleri hayallerimizi umutlarımızı özlemlerimizi parlatır. Herkesin hakkı var yaşamaya.

Hayatı beklemek diye bir şey yok. Bekleyince gelmiyor hayat. Sen entegre olacaksın hayata. Dalacaksın denize. Beklemeden dalacaksın. Dalınca zaten beklediklerin de beklemediklerin de gelir. Denize dal beklediklerin olacak dendiğinde zaten herkes dalar denize. Dalmak için bir motivasyon gerekmez. Motivasyon zaten yaşamın kendisi. Kafamızda bin türlü düşünce ile dalmak zor.

Hayat denizi aktif, hiç durmaz. Ama yüzmeden aktif olamıyoruz. Kıyıda yaşamı öğrenemiyoruz. Hayatı hayat için yaşıyoruz. Dalarsak yaşarsak nefesimiz de kondüsyonumuz da iyi olur. Yaşamın kıyısında hamlaşırız.

İçinde olmadığımız bir denizi, hayatı anlayamayız elbette. İçindeyken bile anlamak zor zaten.

16 Nisan 2017 Pazar

ÇEMEN


750 gram pul biber
3 yemek kaşığı dövülmüş sarımsak
2 yemek kaşığı karabiber
6 ya da yemek kaşığı çemen tozu
İsteğe bağlı ve istenen miktarda dövülmüş ceviz
Bir buçuk yemek kaşığı zeytinyağı ve yarım yemek kaşığı çiçek yağı

Bunları önce homojen hale getiriyoruz karıştırıp. Sonra süzgeç yardımıyla kaynatılıp ılıtılmış kemik suyunu yavaş yavaş ekleyip iyice karıştırmaya devam ediyoruz. Kek hamurundan daha cıvık olması gerekiyor. Kemik suyu, aldığı kadar olacak. Pul biberler homojen olacak, çamur gibi.



Sonra üzerini kapatıp 10 dakika dinlendiriyoruz. Sonra da kavanozlara ya da saklama kaplarına koyuyoruz küçük küçük. Küçük kaplar servis için iyi oluyor. Ya da büyük bir kapta saklayıp her seferinde küçük miktarlarda minnak tabaklarda kullanılabilir.


Çemenle sabah kahvaltıda yumurtayı kavurunca güzel oluyor. Yemeklere katanlar da var. Ya da kahvaltı sosu gibi tüketilebiliyor. Ama sarımsağını daha az yapmak daha iyi olabilir ya da sadece haftasonları tüketilmeli.


(Not: İkinci foto homojen haldeyken, üçüncü foto ise kemik suyuyla karıştırıldıktan sonra)

KİTAPLAR ARASINDA 2


Stiller, Max Frisch
Jude, Thomas Hardy
Babalar ve Oğullar, Turgenyev
Fırtına, Ilya Ehrenburg
İtiraflar, J.J.Rousseau
Jean-Christophe, Romain Rolland
Locarno Dilencisi, H.Von Kleist
Maldoror’un Şarkıları, Lautreamont
Beowulf
Northanger Manastırı, Jane Austen
Profesör Y İle Konuşmalar, Celine
Tüm Soneler, Shakespeare
Şiirler, Neruda
Seçilmiş Şiirler, e.e.Cummings
Pereira İddia Ediyor, Tabucchi
Murphy, Beckett
Kış Günlüğü, Paul Auster
Düğünün Bir Üyesi, Carson McCullers
Apollon’un Gözü, G.K.Chesterton
Körleşme, E.Canetti

Son yıllarda okuyup blogda yazdığım kitaplardan bir demet. Bu liste de rüya takımı gibi oldu. 

15 Nisan 2017 Cumartesi

SİNEDEBİYAT


Yayın hayatındaki en yeni edebiyat dergilerinden biri.

Başlıkta Sin, bir sözcük olarak Türkçe’de mezar, Arapça’da saadet, İngilizce’de günah anlamına geliyor diyor. Anlaşıldığı kadarıyla K.Maraş çıkışlı bir dergi.

Dergi, öykü ve şiirlerden oluşuyor. Başka yazın türleri yok. Sadece bu ikisi ve bu yönden de güzel olmuş. Sadece edebiyat yani.

Üçüncü sayılarında Ataol Behramoğlu ile keyifli bir şiir röportajı var.

Öyküler dikkat çekici, genel olarak gündelik yaşamın ayrıntıları işlenmiş.

Umarız bu dergimiz uzun soluklu olur.

BİRKAÇ GÜZEL ŞARKI



Shivaree-Goodnight Moon
Shigeru Umebayashi-In the Mood for Love
Meiko Kaji-Urami Bushi
Ahmet Ali Arslan-Rüya Bitti
Balmorhea-Remembrance
The Bird and The Bee-You Belong to Me
Kukuli
Harun Kolçak-Dualarım Yoluna
Lost On You
Bye Bye Sea-My Mind Talks
Leman Sam-Rüzgar
Gökçe Bahadır/Tuna Kiremitçi-Bu Kaçıncı Sonbahar
Sena Şener/Tuna Kiremitçi-Birden Geldin Aklıma
Yıldız Tilbe/Tuna Kiremitçi-Yine Sevebilirim
Bond-Fuego

Bir Cumartesi müzik turu.

14 Nisan 2017 Cuma

HALÜSİNASYON



Alein Kentigerna

Panama Yayınları

Yazarın Ölüm Peygamberi ve Sırlar Uçurumu romanları gibi yine heyecan ve gerilim dolu bir romanı bu da.

Ölüm Peygamberi’nde gerilim ve cinayet geçmişteydi, Engizisyon zamanında ve gizemliydi. Sırlar Uçurumu ise Napolyon zamanında geçen bir aşk ve cinayet romanıydı.

Halüsinasyon ise günümüze geçen bir cinayet romanı. Bu kez yazar seri katil ve cinayetin içine polisiye ve bilim katmış. Dean R. Koontz romanı gibi bilimkurgu da var cineyetin içinde.

Seri cinayetler işlenmeye başlar ve genç kızlar öldürülür. FBI profil uzmanı Mike da bu davaya verilir. Ancak öldürülen kızların hepsinin Mike ile bir bağlantısı vardır. Mike’dan intikam almak isteyen bir katil var gibidir.

Mike katilin peşine düşer, normal polisiye gerilim devam ederken roman birden kavis alır ve bilimkurguya geçer. Romanda birbirine benzemeyen iki bölüm var yani. Bu şaşırtıcı bir yön değiştirme ve heyecanın yönü değişir. Yazar diğer romanlarında olduğu gibi yine okurla oyun oynuyor.

Diğer romanları gibi sürükleyici ve meraklı bu da. Gerilim sevenler için. Ayrıca, yazarın kendisi de ayrı bir gizem. Hakkında hiçbir bilgi yok. Romanları çeviri gibi duruyor ama kitaplarda bir çevirmen adı yok. Yazarın adında da bir oyun var ama ne olduğu belli değil.

Türü sevenler için iyi kitap.

Not:3/4

13 Nisan 2017 Perşembe

MELEK


Hani bir matematik sorusunu hoca sana anlatır, işlemleri filan hep anlarsın ama en başta gereken şeyi, mantığını, o işlemleri niye yaptığını anlamazsın ya. Evet öyle bir soru karşına geldiğinde çözeceksindir ama bir türlü ne yaptığının farkında olmayacaksındır.

Erkekler çok erkeksi kadınlar da çok kadınsı ya. Erkekler de kadınlar da daha çok birbirlerine benzerlerse daha doğrusu erkeklerin maçoluğu kadınların incinmişlikleri eziklikleri kalkarsa ortadan, daha iyi olur gibi. Androjen gibi yani. Androjen bir kadın küfür ediyor, androjen bir erkek de birine kırılıp ağlayabiliyor utanmıyor bastırmıyor, gibi. Alfred Adler buna benzer bir şey diyor. İnsanlar gittikçe androjenleşiyor belki de. Güçlü bir kadın mesela erkeklerin ona muhtaç kalmasını sever herhalde.

Aslında erkeklerin de kızların da canı cehenneme. Keşke melek olsaydık. Meleksen güzel ve iyi olmak senin için kaçınılmaz bir şey. Karmaşık ama güzel bir şey işte. Hepimizde var kötülük. İnsan bazen insanlardan da, bir insan olduğu için kendinden de bıkıp usanıyor.

Hepimizde var kötülük. Hep başka insanları eleştiririz ya, kötüler hep başkasıdır. Hepimiz kötü olabiliyoruz. Çirkin değiliz tabii ama içimiz çirkin olabiliyor ama çirkin içlerimiz gözükmeyebiliyor. Görünen kısım güzel oluyor. Ama içimiz.

Var hepimizde ego, bencillik, kıskançlık. Ve türevleri. İnsanız yani çünkü. Her şey de insanca.İnsan olmak kötü herhalde. Böyle olunca insanın insana da kendine de saygı duyması zorlaşıyor. İnsan bazen topumuzdan nefret ediyor. Halbuki insanlar birbirlerini mükemmel de bulabiliyor.

Örneğin, beyaz yalanlar vardır. İnsan bazen istemese de yalan söyler. Kendini yakalar. Durumu kurtarmak, ani acil anlarda kurtulmak için yumuşak yalanlar söyleyebilir. Hani olur ya, biri seni arar, neden aramıyorsun der, sen de yeni telefon aldım, numaralar kayboldu dersin. Herkes de inanır buna. Belki insanlardan nefret edebiliriz sadece bir insan oldukları için, ama severiz de işte.

En iyisi mesela oyun oynamak, GTA örneğin, orda milleti dövmek, mafyalarla filan çalışmak. Gerçek hayatta yapamadıklarımızı yapmak. Oyunda birer gerçek kötü olmak. Ne güzel işte Jale de Jale oh ne ale, Jale bu alemde tek bir tek bir tane.

5 Nisan 2017 Çarşamba

SİSİFOS


Sisifos, çok tanınmayan bilinmeyen ama sağlam edebiyat dergilerinden biri.

Kültür sanat sinema felsefe gibi konularda yazılar olsa da ağırlıklı olarak edebiyat dergisi diyebiliriz.

Mahir Ünsal Eriş, Ercan Kesal, Şükrü Erbaş, Ali Lidar gibi tanınmış yazarlar barındırıyor sayfalarında. Milan Kundera, Kant, büyük klasik yazarlar, Tolstoy, Zweig gibi yazarlar üstüne denemeler de var.

Dergideki öyküler ise çok güçlü. Kundera ve Bacon ilişkisi çalışması ilginç. Eriş’in edebiyat üzerine denemesi lezzetli. Kesal’ın sinema yazısında Atatürk’ün bir Şarlo filmine çok gülüp tekrar izlemek istemesi anekdotu çok tatlı.

Deniz Moralıgil’in öyküsü çok duyarlıklı. İlişkileri biten insanların fotoğraflarda yüzlerinin silindiğini anlatmış. Usta yönetmen Peter Greenaway ile ressam Rembrandt bağlantısını anlatan deneme doyumsuz. Kieslowski’nin ünlü filmi Öldürmek Üzerine Kısa Bir Film’in idam sehpası sahnesinin çekiliş öyküsü ise sinema sanat açısından değerli.

Okunup bırakılacak dergilerden değil Sisifos.

Not: Dergiden bir alıntı: “Bilirsin özgürlük olmayınca evren olmaz”.

4 Nisan 2017 Salı

YERDE BULUNAN PARA


Geçen yıl bir restoranda yemek yerken bir cüzdan bulmuştum. Tam kalkarken yan masada idi. Restoran sahibine verecektim ama vazgeçtim. Dur kendim vereyim dedim.

Cüzdanı karıştırdım, içinde telefon numarası da vardı. Çok yaşlı bir amcanın cüzdanı idi. Aradım, amca kaybettiğinin bile farkında değildi. Ev adresini verdi, gittim, eşi de vardı. Cüzdanı verdim ve yemeğe davet ettiler evlerinde.

Yollarda çok bulurum para. Kağıt para yani. Yere düşürülmüş kağıt paralar. Bunları hep rastladığım yoksullara veririm.

Dün akşam eve gelirken bizim üst sokakta iki tane köpek havladı bana. Ben bağırıp kaçarken onlar da kaçtı. O arada sağ elim duvara süründü o panikle. Sıyrıldı üzeri. O sırada yerde bir cüzdan buldum. Aldım cüzdanı çantama attım. Eve geldim. Kimseye de bir şey söylemedim.

Cüzdana baktım evde. Kızın birinin nüfus cüzdanı, çalıştığı yerin kartı, banka kartları, mezun olduğu okulun kartı ve başka şeyler vardı. Bugün, çalıştığı yeri aradım sabah. Cevap yok. Bir saat sonra yine aradım.  Kız henüz işe gelmemişti.

Akşama doğru bir daha aradım. Telefona çıkan bayan kızın cüzdanını kaybettiğini söyledi. Ben buldum bana ulaşmasını söyleyin dedim. Cep numaramı verdim.

Kız aradı beni. Geldi işyerimin oraya. Kız o kadar sevindi ki. İçim parçalandı. Cüzdanda üçyüz lira vardı. Kız dedi ki, babamın emekli maaşından bana verdiği para o. Her ay verir bana kızım al biriktir der. Bu sözleri işte çok etkileyiciydi.

1 Nisan 2017 Cumartesi

TANRI HEPİMİZDEN NEFRET EDİYOR



Hank Moody

Altıkırkbeş Yayınları

Bu kitabın yazarı da kurgu kendi de.

Ünlü bir televizyon dizisi olan Californication’un ana karakteri olan Hank, kendi yaşamını anlatıyor bu romanda.

Hank, yani ünlü yazar Charles Bukowski gibi Hank, genç bir çocuk. Hayatta pek başarılı değil, ailesi de öyle. Bir dolu işe girip çıkıyor, düşük bir hayat yaşıyor.

Daha sonra da bir uyuşturucu satıcısı oluyor New York’ta. Ancak bir satıcı için de düzgün bir tipi var. Satış sayesinde parası oluyor, rahat yaşıyor ancak kendisi uyuşturucu kullanmıyor.

Arkadaşları hep çizgi dışı yaşamları olan kişiler. Müzisyenler, mankenler, hepsi birbirinden kaçık ve tuhaf yaşayan insanlar.

Hank, günümüzün Charles Bukowski’si gibi. Nerede akşam orada sabah. Aşkları da elektrikli. Romanda Hank’in yaşamından bir kesiti okuyoruz.

Roman çok da esprili, ayrıca dili de çok rahat. Ancak, yeraltı edebiyatı dediğimiz türden bir roman bu. Eğlenceli ama karakterlerin yaşamı hüzün de veriyor.

Güncel, renkli, keyifli bir roman ama herkese göre değil, çünkü dili argo ve ayrıca anlatılan yaşamlar da toplumda çok kabul edilebilecek türlerden değil.

Not:3/4